EMİR KOSİF YAZILARI, FOTOĞRAFLARI
Emir Kosif'i Twitter'da takip edin!

EMIR KOSIF: BARDAĞIN DOLU TARAFINA DEĞIL, ONUN BOŞ TARAFINI NASIL DOLDURACAĞINA BAKAN BIRI!

Şubat 20

27 Ocak 2012 tarihinde Ceyda Kayatürk’ün benimle yapmış olduğu röpörtajıdır:

Önce yazılarıyla tanıştım, ‘’Sonsuz duyarlılık bu olsa gerek.’’ dedim. Sonra biyografisiyle tanıştım, ‘’Bir zamanların dahi çocuğu Emir Kosifmiş anlaşılan.’’ dedim. Daha sonra kendisiyle tanıştım, röportaj yaptım, sohbet ettim ve şu kanaate vardım: Hani bazı nadir özel insanlar vardır; yaptıklarıyla, insaniyetiyle, hayata karşı ve hayatın içerisindeki duruşuyla, bakış açısıyla, kısacası herşeyiyle sana yürekten bir ‘’Helal olsun!’’ dedirtir ya… Emir Kosif de bana ve eminim ki bir çok kişiye can-ı gönülden ‘’Helal olsun!’’ dedirten nadir insanlardan biri. Genç jenerasyonu üzülerek ‘’dejenerasyon nesli’’ olarak adlandırsa da umudunu yitirmemeye çalışan ve süreklilikle dinamik kalan genç bir adam o. ‘’Toplum için yaşıyorum.’’ diyor. Bir şeyleri iyi etmeye çalışıyor. Örnek olmaya çalışıyor. Çıkarsızca yaşıyor. Bir de hakikaten ‘’çalışıyor’’. Çünkü çalışmayı seviyor. Hayattan ne istediğini çok iyi biliyor. Herşeyden önce kendine inanıyor. Hayır hayır, burnu büyüklük yaparak ‘’Uçurumdan atlasam Hezarfen Ahmet Çelebi olur uçarım!’’ demiyor adam. O hakikaten kendine ve yapabileceklerine inanıyor. Kendine inandıkça insanlara inanmanın gücünü örneklemiş oluyor. 10 yaşından beri sadece kendi aklıyla web tasarımları, program yazılımları yapıyor. Gönüllülük işleriyle ilgileniyor. Bir de o kim biliyor musunuz? Türkiye’nin en meşhur, iş dünyasının en başarılı ailelerinden biri olan Kosifler’in bir üyesi. Ama bu onu çok da enterese etmiyor! Hatta şimdilerde çalıştığı firma bile kendi soyadını taşıyanlardan farklı. ‘’Ben buyum!’’ diyebilmek için soyadının gücünü değil, kendi benliğini ve içinde barındırdığı mevcut gücü tercih ediyor. Dahası mı? İsterseniz onu da onun cümlelerinden dinleyelim…

 

 

Kimdir Emir Kosif? Kısa bir bilgi alalım senden…

Emir Kosif üniversiteden yeni mezun olmuş, 18 aylık iş tecrübesi olan, çok uzun planlar yapmayan ama mümkün olduğunca planlı da yaşamaya çalışan, çalışmayı gerçekten seven bir insan diyebilirim.

Bundan seneler öncesine gidersek, nedir şu ‘’10 yaşında’’ ilk web sayfanı kurma meselesi?

İlk bilgisayarıma 7-8 yaşlarında sahip olmuştum ve bilgisayarlara gerçekten çok meraklıydım. Yeni bir cihaz aldığımda kullanma kılavuzuna hiç bakmadan kurcalardım onu. Bilgisayarsa kasasını falan açardım…  10 yaşında web sitesi kurmam ise 1998 yılında Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’ye ilk başkan olduğu döneme dayanıyor. Fazlasıyla Fenerbahçe tutkum da vardı ve o zamanki aklımla Fenerbahçe için bir fan sayfası yapmak istedim. Böylece Emir Kosif’in Fan Kulübü diye bir web sayfası oluşturdum. Sade bir web sayfasıydı ama üye sayısı 2000’lere ulaşmıştı.

Bu web sayfasının herşeyini sen yaptın ama değil mi?

Tabii, herşeyini ben yaptım.

Ortaokuldayken de JetShell İnternet Hizmetleri’ni kurmuşsun. Nasıl bir hizmet veriyordun orada? Domain falan mı satıyordun?

 

Domaini ben bizzat satmıyordum. Fakat benim üzerimden domain alınabiliyordu. Hatırlarsan o yıllar MIRC programı çok meşhurdu. O ve onun gibi programların serverlarını satıyordum. Aynı zamanda web hosting de satıyordum.

Bu nasıl bir şey yahu? Dahi çocuk dedikleri senmişsin o halde!

Ortaokula giden 12-13 yaşında bir çocuk düşün… İnsanlar beni arayıp ‘’Emir Bey, şöyle bir problem var.’’ dediklerinde ‘’Tamam, hemen hallediyorum.’’ deyip telefonu kapatıyordum ve sorunlarını hallediyordum. Bu arada tüm bunları hiç bir aile sermayesi olmadan yapmıştım. İlk aydan müşteri durumu iyi gidince, direkt olarak işi amorti etmiş oldum zaten. Çok büyük paralar kazanmadım ama benim için güzel bir tecrübeydi. Daha sonra kapattım… ‘’Emir Bey, çok iyiydiniz neden bu işi bitirdiniz?’’ gibi telefonlar aldım hatta; yine o küçük halimle (Gülüyoruz).

Emir Bey mi? Senden hizmet alanlar senin küçük bir çocuk olduğunu bilmiyorlar mıydı?

Hayır.

Valla bravo! Tüm bunlara lise yıllarında da devam etmişsin ve bir kaç firmanın web sitesini yapmışsın sen bir de…

Evet. İlk olarak aile firmasına bir web sayfası yaptım. Sonrasında bir kaç firmaya daha profesyonel anlamda web sayfası yaptım ama bu firmalar çok büyük firmalar ya da holdingler değillerdi tabii.

Bunu onlar mı istedi yoksa sen mi teklif etmiştin?

Onlar istediler.

Say say bitmiyor ama, program da yazmışsın. O nasıl oldu?

Ufak programcıklar yazıyordum, zaten profesyonel tasarım da yapıyordum… Ama bir zaman sonra bu durumların beni artık asosyalleştirdiğini hissettim. Öyle olunca da bıraktım. Bunlar benim için birer hobiydi, hala da öyle. Fakat artık eskisi kadar uğraşmıyorum.

Bu profesyonel durum kaç yaşına kadar sürdü?

16 yaşındayken bıraktım.

Bu kadar sevdiğin bir şeyi meslek haline getirmeyi hiç mi düşünmedin peki?

Yok, hayır. Bir masada bilgisayar karşısında, gözlüklü ve sivilceli bir hale gelmeyi istemedim açıkçası. Çünkü sosyal bir insanım ve o asosyal hayatı hiç istemedim. O dönem KOSGEB’ten Hakan Bey vardı. İlk röportajımı bir dergide yayımlanması üzere onunla yapmıştım. Şuanda kullandığımız Google Maps, GPS gibi şeyler Türkiye’de çok gelişmiş değildi tabii. Hatta Türkiye’nin bu anlamda bir haritası yok gibiydi. KOSGEB ise bununla uğraşıyordu. Benim de küçük yaştan beri bu tür şeylerle ilgilendiğimi görünce, röportaj esnasında ‘’Senin de aramıza katılmanı isteriz. Çalışmayı düşünmez misin?’’ gibi konuşmalar geçmişti aramızda. Ama düşünmedim işte. O zaman, profesyonel anlamda bu alanda yürümek istemediğime karar verdim.

iPhone için Türkçe dil paketi hazırlama macerana gelelim biraz da… Anlatır mısın?

2007 senesinde yaptığım bir şeydi bu. Aslında benim bu anlamda Apple firmasıyla bir alakam yok. DonanımHaber diye bir forum sayfası vardır. O zamanlar Türkiye’de iPhone yok, insanlar iPhone’u yurtdışından alıyorlar… DonanımHaber’de cihazın menüsü için çeviri yapanlar vardı. E tabii İngilizce’si olan var, olmayan var. Ya da cihaz akıllı bir cihaz olduğundan her İngilizce’yi algılayamıyor. Bir akşam DonanımHaber’de gezinirken farkettim ki böyle bir ihtiyaç mevcut. Ben de oturdum, akşam 7-8 gibi işe koyulup sabah 7-8’e kadar çeviri yaptım. Cihazın içeriğini A’dan Z’ye herşeyiyle Türkçe hale getirdim ve ücretsiz olarak yayımladım. Daha sonra kullanıcıların da fikirlerini göz önünde bulundurarak bu uygulamayı sürekli güncelledim. Kullanımı da gayet kolaydı. iPhone’u bilgisayara bağlıyordun ve uygulama otomatik olarak telefonun herşeyini Türkçeleştiriyordu.

Geriye dönüp baktığında tüm bunları birer girişimcilik örneği olarak mı görüyorsun, yoksa ‘’Canım istedi, kafayı çalıştırdım ve yaptım.’’ mıdır senin için?

Bunları birer girişimcilik örneği olarak alabilirim evet, ama gidip de bir Yemeksepeti kurmadım sonuçta.

Şimdilerde ne yapıyorsun? İş güç?

Vodafone’da çalışıyorum. 2010 yazında staj yapmak istemiştim. 30-40 tane başvuru yapmışımdır muhtemelen. Bir kaç yerden geri dönüş oldu. Bunların arasında Vodafone da vardı. Mülakatlara, sınavlara giriyordum. İçlerinde Vodafone benim açımdan olumlu ilerlemeye başlayınca diğerlerini reddettim. 9000 kişilik başvuru arasından 35 kişiyi alıyorlardı. Böylece Temmuz 2010’da Vodafone’da yarı zamanlı olarak işe başladım. İlk 3 ay tam zamanlı çalıştım. Sonrasında onlar performansını beğendikleri kişilerle devam etmek istediler. Dolayısıyla günümüz itibariyle Vodafone’un yarı zamanlı – sözleşmeli VIP satış yöneticisi olarak çalışanıyım. Capital500’deki tüm üst düzey yöneticilerin her türlü mobil ihtiaçlarını karşılıyorum. Çağrı merkezini arayıp destek alabilecekleri durumlar için de beni arayabiliyorlar, bir pazarlama konferansına katılmak konusunda yardımcı olmam gibi daha ekstrem şeyler için de.

Bildiğim kadarıyla sen şu meşhur Kosif Ailesi’nin bir üyesisin…

Doğrudur.

 

”Ben, zaten olacağım yerde değil de kendi emeğimle geleceğim yerde olmak istiyorum.”

Ve kendi soyadını taşıyanların dışında, bambaşka bir firmada çalışıyorsun. Neden?

Bunun iki sebebi var aslında. Birincisi, ben zaten olacağım yerde değil de kendi emeğimle geleceğim yerde olmak istiyorum. Eğer bir gün aile şirketinde çalışırsam da ben istediğim için değil, ailem buna ihtiyaç duyduğu için orada olmalıyım diye düşünüyorum. Bu şu demek: Ben 10 sene sonra çok iyi bir kariyer çizmiş olurum, benim gibi bir adama ailem profesyonel anlamda ihtiyaç duyar, ben o zaman şirkete giderim. İkincisi, aile ilişkileriyle birlikte bir iş hayatı yaşamak istemiyorum. Bizde aile büyüklerimiz biraz dediğim dediktir. Ben bir şey yapıyorsam onu çok iyi bilerek yaparım fakat benim açıklamam dinlenmeden ‘’Hayır, bu böyle olacak.’’ şeklinde bir durumu kurumsal hayatta çok fazla yaşayacağımı zannetmiyorum açıkçası. Bunu yaşamak istemediğimden ötürü, kendimi daha çok geliştirebilmek için ve ancak ihtiyaç duyulduğumda orada olmamın daha doğru olacağını düşündüğüm için dışarıda çalışmayı arzu ediyorum. Ki aile şirketimizde de satış danışmanı olarak 3 ay kadar çalışmışlığım var. Ama aileyle iş yapmak kolay değil tabii.

Çoğu insana kıyasla nasıl bir farkındalığının ve farkının olduğunu düşünüyorsun?

Farkındalığımın yüksek olduğunu düşünüyorum öncelikle. Bir de olaylara farklı açılardan bakmaya çalışıyorum. ‘’Bardağın dolu tarafına bak.’’ dedikleri zaman ben mümkün olduğunca ‘’Bardak neden boş? Bu bardağı nasıl doldururum.’’a bakıyorum. Başka bir örnek verecek olursam; ben yaya olarak kırmızı ışıkta asla geçmem mesela. O esnada araba gelsin, gelmesin… Farketmez. Burada anlatmak istediğim şey, ben olması gerekeni yapmaya çalışırım. Artık yaşadığımız toplumda öyle bir noktaya geldik ki, olması gerekenleri görünce ‘’Aaa, ne güzel!’’ diyoruz. Ben daha çok o formatta yaşamak isteyen bir insanım. Yasada ‘’yapma’’ denilen bir şey varsa ben yapmam. Kendim için değil toplum için yaşıyorum diyebilirim.

Yaşamak Vakfı’nda gönüllü olarak çalışıyormuşsun. Şuanda bu vakfa bağlı olarak dahil olduğun herhangi bir proje var mı?

Var ama bitti gibi o proje artık.

Nedir?

Kalamışta Kadıköy Belediyesi’nin yapmış olduğu bir spor tesisi vardır. Oraya tenis oynamak için gelen hem varsıl hem yoksul çocuklar var. Bu çocukları belediye buluyor. Amacımıza gelince, tenis aslında bir araçtı. Asıl amacımız, bu çocuklara birer idol abi/abla olarak onların özgüvenlerini, farkındalıklarını, gönüllülük bilinçlerini arttırmak ve onları geliştirmekti.

Bu projenin amacına ulaştığını düşünüyor musun?

Açıkçası amacına ulaşamayacak kadar kısa bir süreç oldu. Ailelerden ne yazık ki yeterli desteği göremedik. Oraya geldikleri zaman ‘’Benim bir işim var, kalmasak…’’ diyerek kaçmaya çalışılıyordu. Biz de ısrarla tutmaya çalışıyorduk. Aslında çok güzel işler yapılıyordu. Mesela botanik bahçe kurduk. Çocuklar çiçek diktiler, onların gelişimlerini izlediler ve böylece tüm bunların sorumluluğunu üstlendiler. Bunun dışında hazine avı gibi bir şey yaptık. O da çok güzel bir çalışmaydı ve veliler de gayet mutluydular. Ama dediğim gibi aileler çok fazla katılım gösterme taraftarı değildi. Dolayısıyla yeterli ilişkiyi kuramadık.

Gönüllü biri olarak Türkiye’deki sosyal sorumluluk olgusunu genel anlamda nasıl değerlendiriyorsun?

Türkiye’deki büyük firmalar artık gönüllülük işine el atmaya başladılar ve bu güzel bişey tabii ki. Ama yaptıklarını çok fazla reklam etmiyorlardı. Aslında böyle durumları reklam etmek çok da iyi bir şey olmamakla birlikte  bir yerde de güzel bir şey. Neden? Örneğin sinemaya gittiğimde orada çocuklarla yapılan şeyleri görmek hem beni bireysel olarak tetikler hem de ‘’Aaa, ne güzel işler yapıyorlar.’’ derim. Bu bilinç yavaş yavaş gelişiyor bizde. Fakat bir yandan da iş pazarlamaya dönüyor maalesef. Atıyorum, insanlar çevreyi koruyan bir marka görünce ona ilgi duymaya başlıyorlar. Bunu farkeden firma ‘’Madem öyle, biz bu yönümüzü geliştirelim ki insanlarda daha çok güven oluşturup daha çok satalım.’’ demeye başlıyor. Bunların dışında sosyal sorumluluk anlamında daha iyiye gidiyoruz diyebilirim ama bence yine de hala yeterli değiliz.

Bu arada siyasetle de ilgili gibisin. Siyasete atılmayı düşünüyor musun?

Şuanda böyle bir hedefim yok ama neden olmasın? Olabilir de. 2012 sezonu boyunca Siyaset Meydanı’nda olacağım. Belki ilerde siyasete girersem hem güven anlamında hem de nasıl bir adam olduğumu gösterebilmem adına bir şans bu. Ne de olsa Türkiye’nin izlediği bir program… Geçenlerde bir arkadaşım şunu sordu: ‘’Bundan ne çıkarın olacak? Çıkar için mi gireceksin siyasete?’’ Ben herhangi bir şekilde çıkar sağlayabilecek biri değilim ki. Amaç sadece Türkiye için bir şeyler yapabilmek. Bu noktada ‘’Farkın ne?’’ sorusuna tekrar dönmek istiyorum. İnsanlar böyle durumlara ‘’Ne çıkarın olacak?’’ diye bakıyorlar ama aslında ‘’Ne çıkarım olacak?’’ diye düşünmek değil toplum için bir şeyler yapmak gerek. Son yazımda şundan bahsetmiştim, Ahmet Şerif İzgören‘in Avucumdaki Kelebek adlı seminerinde anlattığı bir şeydir bu: Kızı kendisine soruyor, ‘’Baba gözlerim ne renk?’’ Ahmet Şerif İzgören ‘’Kahverengi.’’ diyor. Kızı ise ‘’Baba sakın beyazı da görmediğini söyleme.’’ cevabını veriyor. Küçücük çocuk söylüyor bunu! Anlatabiliyorum değil mi? Benim kendimde gördüğüm fark da bu işte. Diğer insanlardan biraz daha farklı bakmaya çalışıyorum herşeye.

Keşke herkes böyle bakmaya en azından çaba gösterse…

Keşke. Ben ümidimi yitirmek istemiyorum ama çok da o yönde gitmiyoruz açıkçası. Özellikle bizim neslimiz. Dejenerasyon nesli olarak…

 

”Su şişesinin kapağını yere attığında onu senin göreceğin şekilde yerden alıp çöpe atabilen bir insanım…”

Gelelim benim klasikleşen soruma… Ben, ceydakayaturk.com ‘un anasayfasında ‘’Hayatı paylaşacağız burada; hayatın içindeniz hepimiz ne de olsa.’’ diyorum. Emir Kosif hayata dair neler söyleyecek peki?

Bunu üniversiteden yeni mezun biri olarak cevaplamak istiyorum. Dünya üzerindeki en genç yüksek lisans öğrencileri biz Türkler’iz. Bu konuda çok yanlış bir algımız var. Kimi askere daha geç gidebilmek için, kimi ‘’Yüksek lisansım da olsun.’’ mantığıyla hiç bir yerde çalışmadan, staj yapmadan bunu seçiyor. Ama artık iş dünyasında farklılık yaratan yüksek lisans değil. Çünkü hayat ve kişisel gelişim için iş tecrübeleri çok önemli. Farklılıkları yaratanlar hep iş tecrübesi olan insanlar. Ben de inşallah bunlardan biri olacağım. İnsanların okurken iş öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Bunun dışında, ben mesela yazılarımda bile doğru bildiklerimi insanlara empoze etmeye çalışan değil ama onları o yöne çekmeye çalışan biriyim. Örnek veriyorum; su şişesinin kapağını yere attığında onu senin göreceğin şekilde yerden alıp çöpe atabilen bir insanım. O çöpü bir daha yere atmamanı sağlayabiliyorsam ne mutlu bana. Bunun için mücadele ediyorum ben. İnşallah herkes yavaş yavaş bu yöne doğru kayar. Hayata dair ne söylemek doğru olur bilmiyorum ama bilinçli bir topluma yönelik ilerlememiz için çalışmak lazım. Yalnız olmadığımı da biliyorum ve görüyorum. Bu yüzden de temenni ediyorum ki hepimiz o yöne doğru gidelim…

 

***

İki gün önce yaptığım bu röportajı yayımlamak için Emir Kosif’in dün gece Skyturk’te ekrana gelen Siyaset Meydanı’ndaki konuşmasını izlemeyi bekledim. İzledim de. Konu; Türkiye’nin gündemindeki malum mevzulardı. Söz sırası Emir’e geldiğinde mevcut konuyla ilgili yorumlarını yaptı ve sözlerini şöyle bitirdi: ‘’Vatanımızı hepimiz seviyoruz ama öncelikle birbirimizi sevmeyi ve birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz.’’

Emir Kosif bir gün hakikaten siyasete girmeye karar verir mi vermez mi bilinmez ama şu bir gerçek ki aktif bir siyasetçi olsa da olmasa da o her zaman için ülkesi için çalışanlardan olacak. Tıpkı şuanda da yaptığı gibi. Tıpkı ‘’Toplum için yaşıyorum.’’ sözlerindeki samimiyet gibi.

 

Kaynak: http://www.ceydakayaturk.com/roportajDetay.aspx?CategoryId=41

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter

Helali Hoş Olsun

Şubat 20

Fetih 1453′ü geçtiğimiz akşam 21:30 seansında izledim.

Recep İvedik filminin de yapımcısı olan Aksoy filmin; Recep İvedik filminin aksine inanılmaz büyük bir emek, para ve özen gösterdiğini gördüm.

Kanımca Türk sinema tarihinin ilk devrimini G.O.R.A ile Cem Yılmaz yapmıştı. 2. devrimini ise Fetih 1453 ile Aksoy Filmin yaptığını düşünüyorum. Filmin senaryosuyla, alevleriyle, oyuncularıyla ve daha bir çok şeyle ilgili olumsuz yorum yapan insanlar var. Ellerinizi yüreğinize doğru götürüp bir düşünün. Bu memlekette Recep İvedik diye bir ürünü ¨SİNEMA FİLMݨ olarak adlandırıp başarılı bulanlar var, belkide bunlardan birisiniz. Recep İvedik gibi bir Türk skecini alkışlarla pohpohlarla yolcu ediyorken, bu kadar emek harcanıp, çok sevdiğimiz Hollywood filmlerini aratmayacak kadar başarılı dövüş ve savaş sahnelerine sahip olan bu İLK denememizi yürekten alkışlayınız. Biraz mübalağa yapacağım ancak; bu filmin eleştirilmesini vatan hainliği gibi görüyorum. İçimizden çıkacak başarılı bir adamı al aşağı etmek, bacaklarından aşağıya çekmek olarak görüyorum. Hele ki Recep İvedik gibi bir skecin sinemalarda yayınlanmasını destekleyip beğenenlerin; bu filmi olumlu ya da olumsuz yönde eleştirmesini hadleri olarak görmüyorum.
Hanginiz hangi Hollywood filmini izledikten sonra bu denli sert bir dille eleştiriyor da konuşuyorsunuz? Helal olsun Aksoy film ekibi ve FETİH 1453 oyuncularına. Emeğinize, alnınızın terine verdiğim her bir liranın helali hoş olsun.

Bu satırları bir sinema eleştirmeni olarak değil, Türk oğlu Türk olarak yazıyorum.

Saygılar

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter

Samimi Bulmuyorum

Şubat 10

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter

Utanıyorum

Ocak 27

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter

Farkındalık Dünyasında Liderlik

Ocak 17

Ahmet Şerif İzgören’in ¨Avucumdaki Kelebek¨ adlı seminerinde anlattığı bir hikaye var. Yazıma geçmeden önce çok kısaca özetleyeceğim.

Ahmet Şerif İzgören’in kızı kendisine ¨baba benim gözlerim ne renk?¨ diye sorar. Ahmet Şerif İzgören kahverengi cevabını verdikten hemen sonra; baba, sakın beyaz kısmı görmediğini söyleme bana diye cevap verir küçük kız.

Yaratıcılık dediğimiz şey tam olarak orada başlıyorken, aslında tam olarak o yaşlarda da sona eriyor. Toplumsal normların ve çevremizdeki insanların davranışları nedeniyle, gözümüzün görüş açısı gitgide daralarır ve en sonunda çevremizdekiler ne görmemizi istiyorsa onu görür hale geliriz, sonra da at gözlüklü müsün diye kızar, tepki gösterirler. Tıpkı küçük kızın Kahverengi-Beyaz eşleştirmesini 5 yıl sonra kaybedip ¨Kahverengi¨ cevabı verir hale geleceği gerçeği gibi..

Bütün bunları neden anlattığıma geleyim şimdi..

 

Geçtiğimiz günlerde ¨Sizce Lideri Lider Yapan Nedir?¨ diye bir soru yöneltmiştim.
Kimisi duruşu dedi, kimisi hitabeti dedi, kimisi ileri görüşlülüğüdür dedi.

Toplum bizim bakış açımızı öyle bir hale getiriyor ki, Lideri Lider Yapan Nedir  dediğimde insanlar görmek istedikleri liderin vasıflarını anlatıyor.

 

Bir tane cevap geldi ki, tam olarak aradığım, istediğim cevaptı. Cevabı veren Eda Hanım’a buradan tekrar teşekkür etmek isterim. Kendisinin cevabı: ¨BİZ¨.

 

Evet doğru duydunuz.. Lideri lider yapan TAKİPÇİ’dir. Kişiyi o tahta oturtan, lider sıfatını takan takip eden kişidir. Takipçi olmadıktan sonra lider kocaman bir hiçtir.

Öğrenmek dediğimiz şey hem çok güzel, hem de bir o kadar kötü bir özellik. Toplumun bizi sokmak istediği şekle karşı dik durabilmek çok önemli.

Tam bu noktada toplumun bize verdiklerini unutmanın önemi ortaya çıkıyor.

Diyeceğim odur ki, unutmak da çok önemli ve özel bir meziyettir, kullanmasını bilene.

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter

Türkiye Cumhuriyeti!

Ekim 29

Türkiye Cumhuriyeti’nin 88. kuruluş yıl dönümünü, bugün üzerinde bulunduğumuz topraklar için damla kan akıtmış her bir gazimiz, şehidimiz, mehmetçiğimizi saygıyla anarak kutlarım. Bugün saat 19:00′da Bağdat Caddesi Suadiye’de bu yıl dönümünü kutlamak, ardımızda bıraktıklarımıza saygı duymak adına imkanı olan herkesin katılmasını dilerim.

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter

Tüm Türk Vatandaşlarına Açık Bir Mektup

Ekim 20
Bir mektup yazmak istiyorum sesimin ulaştığı herkese. 

Cumhurbaşkanına, Başbakana, Akp, Chp, Mhp, Dtp ve tüm siyasi partilere.
Bir mektup yazmak istiyorum sesimin ulaştığı herkese.
Kanal D, Atv, Show Tv, Star Tv, Trt ve tüm Türk kanallarına.
Bir mektup yazmak istiyorum sesimin ulaştığı herkese.
Milliyet’e, Hürriyet’e, Vatan’a, Posta’ya, ve tüm Türk basınına.
Bir mektup yazmak istiyorum sesimin ulaştığı herkese.
Futbol, Basketbol, Voleybol, Güreş federasyonuna. Beşiktaş, Bursaspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor ve tüm spor camiasına.

Bir mektup yazmak istiyorum sesimin ulaştığı herkese.
Laz’a, Çerkez’e, Kürt’e, Yahudi’ye, Rum’a, Ermeni’ye, Boşnak’a, Sünni’ye, Alevi’ye.. TÜRKİYE CUMHURİYETİ topraklarında yaşayan herkese.

SESİME SES VER TÜRKİYE
Siz, biz, hepimiz birbirimizi yerken nasıl birlik olunur söyler misiniz?

Siz tüm siyasi partiler.. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ yönetmek için birbirinizle yarışıyorsunuz. Zafere giden her yol mübahtır felsefesiyle birbirinizin özelini kasetlerle resimlerle halka sunuyorsunuz neden? Yarışta bir adım daha öne geçmek için olayları saptırıp, nereden ne kar elde edebilirim diye savaşıyorsunuz, susitimal ediyorsunuz…

Ve siz tüm Türkiye adına yayın yapan tv kanalları, tarafsızca yayın dediniz, hepiniz çıkarınızı düşündünüz. Yeri geldi sağcı oldunuz yeri geldi solcu oldunuz ama hiç bir zaman doğru olamadınız!…

Ya siz Türk basını, bir gazetenin sayfasında x şahısa hakaret varsa hemen altında aynı x şahısa farklı kalemden iltifat var. Bunlar yetmez gibi sağa sola yaptığınız şuursuzca saldırılarınız var. Sizin tarafınız bile belli değil…

Evet siz spor camiaları , ne demiş MUSTAFA KEMAL ATATÜRK? ” SPOR BARIŞ VE KARDEŞLİKTİR “. Peki sizin için barış ve kardeşlik ne anlama geliyor? Siz sporu yöneten yüzünden iki farklı takımı tutan kardeş bile aynı evin içinde düşman olmuş birbirine…

Laz’ı, Çerkez’i, Kürt’ü, Yahudi’si, Rum’u, Ermeni’si, Boşna’kı ve bu topraklarda yaşayan nicesi.. Kabahat senin, benim, hepimizin. İki tatlı söze, bir güler yüze, birbirimize düşe düşe kandırıldık senelerce…
Sen uzatsaydın elini, ben paylaşsaydım sevgimi, dindirirdik belki bu kini, bu nefreti…

Haydi kurumlar, kuruluşlar, yönetimler, yöneticiler.. İlk adımı siz atın; önce kendinizle barışın. Siyasette kavga etmeden, öneri getirerek fikir üreterek çalışın.

Siz Tv kanalları kendiniz için değil, reyting uğruna değil de vatandaşı bilinçlendirme, bilgilendirme adına bir şeyler yapın artık…

Siz Türk basını x ünlü x şahısla haberlerini değil de kim nerede aç, kim nerede hasta, kim neden okuyamıyor bunları bulup toplum önüne çıkartın…

Futbol terörüne dönüşen olaylardan siz sorumlusunuz, siz aranızdaki vahşice rekabeti centilmence yarışa dönüştürün. Sonra biz zaten gerekeni yaparız…

Sizler milyonların gözü önündeki örnek insanlarsınız. Siz milyonların önünde dalaşırken biz nasıl KARDEŞ oluruz soruyorum size???

 

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter

Klavye birliğiyle Türkiye’yi kurtarıyoruz(!)

Ağustos 17

Kimse üzerine alınmasın, art niyetli olduğunuzu düşünmüyorum. Lakin,

Sosyal paylaşım sitelerindeki iletilere bakıyorum; kimisi bela okuyor, kimisi çocuğunuzu askere göndermeyin diyor, kimisi oğlunuzu yurt dışına gönderin orada okusun beyni yıkanmasın diyor, kimisi de hükümeti sert bir dille eleştriyor.

Çocuğunu yurt dışına gönder, askere gönderme, orada okusun orada çalışsın. Bu şekilde askere gönderme onu yapma bunu yapma demek midir çözüm?

Elbette DEĞİLDİR.

Bilinçsizce hükümete sallamak hiç değildir. Sert bir dille eleştirdiğimiz, tepki gösterip aksiyon göstermeyen hükümetimizi oylarımızla başa getiren bizler değil miyiz? O halde neden onları eleştirmek yerine işe kendimizden başlamıyoruz?

Sizinle daha farklı bir bilgi paylaşayım. Şehitler için yürüyüş düzenlendi Bağdat Caddesi’nde. Fenerbahçe için 100.000 kişi yürüyebiliyorken, internet için 600.000 kişi yürüyebiliyorken, biz Bağdat Caddesi’nde şehitler için taş çatlasa 200 kişiydik. Tepkilerimizi burada bırakmadan hayatımıza yansıtırsak bu ülkede her şeyi düzeltme fırsatımız olabilir. Ahmet kaçar Mehmet kaçar Ayşe kaçar Fatma kaçarsa, bu ülkeyi kime bırakacağız, kime emanet edeceğiz?

Yoksa ülkemiz uğruna 1900′lü yılların başından bu güne savaşarak ölen başta ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimize ihanet edip, çekip gidecek miyiz?

Yapmayın Allah aşkına, yapmayın..

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter

Ben ve Egom

Temmuz 20

Son günlerde hayata karşı bakış açımda ve olaylara getirdiğim değerlendirmeler konusunda önemli değişimler yaşıyorum.

Doğruluğuna ve gerekliliğine yürekten inandığım bu perspektifleri sizlerle de paylaşmayı kendime borç biliyorum.

İnsanları mutlu etmeyi, onların yüzlerini güldürmeyi misyon edinmiş ve hayattaki en büyük gayesi olarak baş köşeye yerleştirmiş olan ben meğer ne kadar bencilmişim.

Hızlıca, neden ve nasıl sorularını cevaplamaya başlayacağım..

Öncelikle anne ve babalara seslenmek istiyorum.

Ailecenek bir yere gezmeye gitmişsiniz, küçük çocuğunuz ne mutlu ki arkadaşlar edinmiş ve doyasıya oynayıp, paylaşarak mutlu saatler geçiriyor. Aradan belli bir süre geçtikten sonra, çocuğumuza sesleniyor, yanımıza çağırıyor, o an yaşadığı hazdan kopamayan çocuğumuz gelmediğinde gittikçe yükselen bir ses tonuyla bir kaç tekrar daha yaptıktan sonra bir hışımla kolundan çekip yemek masasına oturtuyoruz. Hatta ve hatta, defalarça çağırmamıza rağmen gelmediği için oynamasını yasaklıyor, bağırıp çağırıyor, cezalar veriyoruz. Halbuki, 1 saat daha oyun oynasa ve o mutluluğun tadını çıkarsa, açlıktan ölmeyeceğini görmezden geliyoruz.

Bir diğer örneğim hayvanseverler için gelecek ki ben de kendimi bu gruba dahil ediyorum. Bugün dönüp bakıyorum da; annemin, yemeği dursun, istediği zaman yesin dediği köpeğime sırf kendi otorite kurma ihtiyacımı giderebilmek amacıyla; veterinerlerin ve bir çok canlı sahibinin tavsiyesinden feyz alarak ¨Hayır, belirli bir saatte koyacağız, o saatte yemeyi öğrenecek.¨ gibi bencilce bir yaklaşımda bulunmam oldukça anlamsızmış. Mamasının koyulan zamanda tüketilmediği taktirde yerinden götürülmesi de cabası..

Livingston’un araştırmalarına göre; İngiltere’deki verilere bakıldığında; ceza evine giren kişilerin %60′ının daha önce de ceza evine girmiş kişilerden oluştuğu görülmektedir. Buradan da anlayabileceğimiz gibi, cezalar caydırıcı niteliği taşımıyor ve yapılmasını istemediğimiz davranışların sonlanmasını sağlamıyor.

Hele ki çocularımızın eğitiminde kullandığımız cezalar ile kendi benliğimizi hırpalıyor, çocuğumuzu rencide ediyor, bu sosyo-kültürel etkiyi nesilden nesile taşıyoruz. Daha da kötüsü, cezaları huncarca savururken, dudaklarımızdan dökülecek iki güzel kelimede oldukça bencil davranıyoruz.

Sadece iki dakika durup sorguladığınızda ve bu dediklerimi zihninizde tekrarladığınızda eminim ki bir çok davranışınızı yarına taşımayacak, daha dikkatli olacaksınız.

Daha güzel ilişkilerin kurulacağı nice güzel yarınlar diliyorum.

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter

Facebook’ta EMİR KOSİF

Haziran 27

Sevgili okuyucularım,

Facebook’ta EMİR KOSİF uygulamasını ekleyerek, artık direkt olarak Facebook’tan yazılarımı ve fotoğraflarımı görüntüleyebilirsiniz.

İlgili uygulamaya giriş yapmak için TIKLAYIN.

Paylaş
  • Facebook
  • Twitter
« Eski Yazılar