EMIR KOSIF: BARDAĞIN DOLU TARAFINA DEĞIL, ONUN BOŞ TARAFINI NASIL DOLDURACAĞINA BAKAN BIRI!
27 Ocak 2012 tarihinde Ceyda Kayatürk’ün benimle yapmış olduğu röpörtajıdır:
Önce yazılarıyla tanıştım, ‘’Sonsuz duyarlılık bu olsa gerek.’’ dedim. Sonra biyografisiyle tanıştım, ‘’Bir zamanların dahi çocuğu Emir Kosifmiş anlaşılan.’’ dedim. Daha sonra kendisiyle tanıştım, röportaj yaptım, sohbet ettim ve şu kanaate vardım: Hani bazı nadir özel insanlar vardır; yaptıklarıyla, insaniyetiyle, hayata karşı ve hayatın içerisindeki duruşuyla, bakış açısıyla, kısacası herşeyiyle sana yürekten bir ‘’Helal olsun!’’ dedirtir ya… Emir Kosif de bana ve eminim ki bir çok kişiye can-ı gönülden ‘’Helal olsun!’’ dedirten nadir insanlardan biri. Genç jenerasyonu üzülerek ‘’dejenerasyon nesli’’ olarak adlandırsa da umudunu yitirmemeye çalışan ve süreklilikle dinamik kalan genç bir adam o. ‘’Toplum için yaşıyorum.’’ diyor. Bir şeyleri iyi etmeye çalışıyor. Örnek olmaya çalışıyor. Çıkarsızca yaşıyor. Bir de hakikaten ‘’çalışıyor’’. Çünkü çalışmayı seviyor. Hayattan ne istediğini çok iyi biliyor. Herşeyden önce kendine inanıyor. Hayır hayır, burnu büyüklük yaparak ‘’Uçurumdan atlasam Hezarfen Ahmet Çelebi olur uçarım!’’ demiyor adam. O hakikaten kendine ve yapabileceklerine inanıyor. Kendine inandıkça insanlara inanmanın gücünü örneklemiş oluyor. 10 yaşından beri sadece kendi aklıyla web tasarımları, program yazılımları yapıyor. Gönüllülük işleriyle ilgileniyor. Bir de o kim biliyor musunuz? Türkiye’nin en meşhur, iş dünyasının en başarılı ailelerinden biri olan Kosifler’in bir üyesi. Ama bu onu çok da enterese etmiyor! Hatta şimdilerde çalıştığı firma bile kendi soyadını taşıyanlardan farklı. ‘’Ben buyum!’’ diyebilmek için soyadının gücünü değil, kendi benliğini ve içinde barındırdığı mevcut gücü tercih ediyor. Dahası mı? İsterseniz onu da onun cümlelerinden dinleyelim…
Kimdir Emir Kosif? Kısa bir bilgi alalım senden…
Emir Kosif üniversiteden yeni mezun olmuş, 18 aylık iş tecrübesi olan, çok uzun planlar yapmayan ama mümkün olduğunca planlı da yaşamaya çalışan, çalışmayı gerçekten seven bir insan diyebilirim.
Bundan seneler öncesine gidersek, nedir şu ‘’10 yaşında’’ ilk web sayfanı kurma meselesi?
İlk bilgisayarıma 7-8 yaşlarında sahip olmuştum ve bilgisayarlara gerçekten çok meraklıydım. Yeni bir cihaz aldığımda kullanma kılavuzuna hiç bakmadan kurcalardım onu. Bilgisayarsa kasasını falan açardım… 10 yaşında web sitesi kurmam ise 1998 yılında Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’ye ilk başkan olduğu döneme dayanıyor. Fazlasıyla Fenerbahçe tutkum da vardı ve o zamanki aklımla Fenerbahçe için bir fan sayfası yapmak istedim. Böylece Emir Kosif’in Fan Kulübü diye bir web sayfası oluşturdum. Sade bir web sayfasıydı ama üye sayısı 2000’lere ulaşmıştı.
Bu web sayfasının herşeyini sen yaptın ama değil mi?
Tabii, herşeyini ben yaptım.
Ortaokuldayken de JetShell İnternet Hizmetleri’ni kurmuşsun. Nasıl bir hizmet veriyordun orada? Domain falan mı satıyordun?
Domaini ben bizzat satmıyordum. Fakat benim üzerimden domain alınabiliyordu. Hatırlarsan o yıllar MIRC programı çok meşhurdu. O ve onun gibi programların serverlarını satıyordum. Aynı zamanda web hosting de satıyordum.
Bu nasıl bir şey yahu? Dahi çocuk dedikleri senmişsin o halde!
Ortaokula giden 12-13 yaşında bir çocuk düşün… İnsanlar beni arayıp ‘’Emir Bey, şöyle bir problem var.’’ dediklerinde ‘’Tamam, hemen hallediyorum.’’ deyip telefonu kapatıyordum ve sorunlarını hallediyordum. Bu arada tüm bunları hiç bir aile sermayesi olmadan yapmıştım. İlk aydan müşteri durumu iyi gidince, direkt olarak işi amorti etmiş oldum zaten. Çok büyük paralar kazanmadım ama benim için güzel bir tecrübeydi. Daha sonra kapattım… ‘’Emir Bey, çok iyiydiniz neden bu işi bitirdiniz?’’ gibi telefonlar aldım hatta; yine o küçük halimle (Gülüyoruz).
Emir Bey mi? Senden hizmet alanlar senin küçük bir çocuk olduğunu bilmiyorlar mıydı?
Hayır.
Valla bravo! Tüm bunlara lise yıllarında da devam etmişsin ve bir kaç firmanın web sitesini yapmışsın sen bir de…
Evet. İlk olarak aile firmasına bir web sayfası yaptım. Sonrasında bir kaç firmaya daha profesyonel anlamda web sayfası yaptım ama bu firmalar çok büyük firmalar ya da holdingler değillerdi tabii.
Bunu onlar mı istedi yoksa sen mi teklif etmiştin?
Onlar istediler.
Say say bitmiyor ama, program da yazmışsın. O nasıl oldu?
Ufak programcıklar yazıyordum, zaten profesyonel tasarım da yapıyordum… Ama bir zaman sonra bu durumların beni artık asosyalleştirdiğini hissettim. Öyle olunca da bıraktım. Bunlar benim için birer hobiydi, hala da öyle. Fakat artık eskisi kadar uğraşmıyorum.
Bu profesyonel durum kaç yaşına kadar sürdü?
16 yaşındayken bıraktım.
Bu kadar sevdiğin bir şeyi meslek haline getirmeyi hiç mi düşünmedin peki?
Yok, hayır. Bir masada bilgisayar karşısında, gözlüklü ve sivilceli bir hale gelmeyi istemedim açıkçası. Çünkü sosyal bir insanım ve o asosyal hayatı hiç istemedim. O dönem KOSGEB’ten Hakan Bey vardı. İlk röportajımı bir dergide yayımlanması üzere onunla yapmıştım. Şuanda kullandığımız Google Maps, GPS gibi şeyler Türkiye’de çok gelişmiş değildi tabii. Hatta Türkiye’nin bu anlamda bir haritası yok gibiydi. KOSGEB ise bununla uğraşıyordu. Benim de küçük yaştan beri bu tür şeylerle ilgilendiğimi görünce, röportaj esnasında ‘’Senin de aramıza katılmanı isteriz. Çalışmayı düşünmez misin?’’ gibi konuşmalar geçmişti aramızda. Ama düşünmedim işte. O zaman, profesyonel anlamda bu alanda yürümek istemediğime karar verdim.
iPhone için Türkçe dil paketi hazırlama macerana gelelim biraz da… Anlatır mısın?
2007 senesinde yaptığım bir şeydi bu. Aslında benim bu anlamda Apple firmasıyla bir alakam yok. DonanımHaber diye bir forum sayfası vardır. O zamanlar Türkiye’de iPhone yok, insanlar iPhone’u yurtdışından alıyorlar… DonanımHaber’de cihazın menüsü için çeviri yapanlar vardı. E tabii İngilizce’si olan var, olmayan var. Ya da cihaz akıllı bir cihaz olduğundan her İngilizce’yi algılayamıyor. Bir akşam DonanımHaber’de gezinirken farkettim ki böyle bir ihtiyaç mevcut. Ben de oturdum, akşam 7-8 gibi işe koyulup sabah 7-8’e kadar çeviri yaptım. Cihazın içeriğini A’dan Z’ye herşeyiyle Türkçe hale getirdim ve ücretsiz olarak yayımladım. Daha sonra kullanıcıların da fikirlerini göz önünde bulundurarak bu uygulamayı sürekli güncelledim. Kullanımı da gayet kolaydı. iPhone’u bilgisayara bağlıyordun ve uygulama otomatik olarak telefonun herşeyini Türkçeleştiriyordu.
Geriye dönüp baktığında tüm bunları birer girişimcilik örneği olarak mı görüyorsun, yoksa ‘’Canım istedi, kafayı çalıştırdım ve yaptım.’’ mıdır senin için?
Bunları birer girişimcilik örneği olarak alabilirim evet, ama gidip de bir Yemeksepeti kurmadım sonuçta.
Şimdilerde ne yapıyorsun? İş güç?
Vodafone’da çalışıyorum. 2010 yazında staj yapmak istemiştim. 30-40 tane başvuru yapmışımdır muhtemelen. Bir kaç yerden geri dönüş oldu. Bunların arasında Vodafone da vardı. Mülakatlara, sınavlara giriyordum. İçlerinde Vodafone benim açımdan olumlu ilerlemeye başlayınca diğerlerini reddettim. 9000 kişilik başvuru arasından 35 kişiyi alıyorlardı. Böylece Temmuz 2010’da Vodafone’da yarı zamanlı olarak işe başladım. İlk 3 ay tam zamanlı çalıştım. Sonrasında onlar performansını beğendikleri kişilerle devam etmek istediler. Dolayısıyla günümüz itibariyle Vodafone’un yarı zamanlı – sözleşmeli VIP satış yöneticisi olarak çalışanıyım. Capital500’deki tüm üst düzey yöneticilerin her türlü mobil ihtiaçlarını karşılıyorum. Çağrı merkezini arayıp destek alabilecekleri durumlar için de beni arayabiliyorlar, bir pazarlama konferansına katılmak konusunda yardımcı olmam gibi daha ekstrem şeyler için de.
Bildiğim kadarıyla sen şu meşhur Kosif Ailesi’nin bir üyesisin…
Doğrudur.
”Ben, zaten olacağım yerde değil de kendi emeğimle geleceğim yerde olmak istiyorum.”
Ve kendi soyadını taşıyanların dışında, bambaşka bir firmada çalışıyorsun. Neden?
Bunun iki sebebi var aslında. Birincisi, ben zaten olacağım yerde değil de kendi emeğimle geleceğim yerde olmak istiyorum. Eğer bir gün aile şirketinde çalışırsam da ben istediğim için değil, ailem buna ihtiyaç duyduğu için orada olmalıyım diye düşünüyorum. Bu şu demek: Ben 10 sene sonra çok iyi bir kariyer çizmiş olurum, benim gibi bir adama ailem profesyonel anlamda ihtiyaç duyar, ben o zaman şirkete giderim. İkincisi, aile ilişkileriyle birlikte bir iş hayatı yaşamak istemiyorum. Bizde aile büyüklerimiz biraz dediğim dediktir. Ben bir şey yapıyorsam onu çok iyi bilerek yaparım fakat benim açıklamam dinlenmeden ‘’Hayır, bu böyle olacak.’’ şeklinde bir durumu kurumsal hayatta çok fazla yaşayacağımı zannetmiyorum açıkçası. Bunu yaşamak istemediğimden ötürü, kendimi daha çok geliştirebilmek için ve ancak ihtiyaç duyulduğumda orada olmamın daha doğru olacağını düşündüğüm için dışarıda çalışmayı arzu ediyorum. Ki aile şirketimizde de satış danışmanı olarak 3 ay kadar çalışmışlığım var. Ama aileyle iş yapmak kolay değil tabii.
Çoğu insana kıyasla nasıl bir farkındalığının ve farkının olduğunu düşünüyorsun?
Farkındalığımın yüksek olduğunu düşünüyorum öncelikle. Bir de olaylara farklı açılardan bakmaya çalışıyorum. ‘’Bardağın dolu tarafına bak.’’ dedikleri zaman ben mümkün olduğunca ‘’Bardak neden boş? Bu bardağı nasıl doldururum.’’a bakıyorum. Başka bir örnek verecek olursam; ben yaya olarak kırmızı ışıkta asla geçmem mesela. O esnada araba gelsin, gelmesin… Farketmez. Burada anlatmak istediğim şey, ben olması gerekeni yapmaya çalışırım. Artık yaşadığımız toplumda öyle bir noktaya geldik ki, olması gerekenleri görünce ‘’Aaa, ne güzel!’’ diyoruz. Ben daha çok o formatta yaşamak isteyen bir insanım. Yasada ‘’yapma’’ denilen bir şey varsa ben yapmam. Kendim için değil toplum için yaşıyorum diyebilirim.
Yaşamak Vakfı’nda gönüllü olarak çalışıyormuşsun. Şuanda bu vakfa bağlı olarak dahil olduğun herhangi bir proje var mı?
Var ama bitti gibi o proje artık.
Nedir?
Kalamışta Kadıköy Belediyesi’nin yapmış olduğu bir spor tesisi vardır. Oraya tenis oynamak için gelen hem varsıl hem yoksul çocuklar var. Bu çocukları belediye buluyor. Amacımıza gelince, tenis aslında bir araçtı. Asıl amacımız, bu çocuklara birer idol abi/abla olarak onların özgüvenlerini, farkındalıklarını, gönüllülük bilinçlerini arttırmak ve onları geliştirmekti.
Bu projenin amacına ulaştığını düşünüyor musun?
Açıkçası amacına ulaşamayacak kadar kısa bir süreç oldu. Ailelerden ne yazık ki yeterli desteği göremedik. Oraya geldikleri zaman ‘’Benim bir işim var, kalmasak…’’ diyerek kaçmaya çalışılıyordu. Biz de ısrarla tutmaya çalışıyorduk. Aslında çok güzel işler yapılıyordu. Mesela botanik bahçe kurduk. Çocuklar çiçek diktiler, onların gelişimlerini izlediler ve böylece tüm bunların sorumluluğunu üstlendiler. Bunun dışında hazine avı gibi bir şey yaptık. O da çok güzel bir çalışmaydı ve veliler de gayet mutluydular. Ama dediğim gibi aileler çok fazla katılım gösterme taraftarı değildi. Dolayısıyla yeterli ilişkiyi kuramadık.
Gönüllü biri olarak Türkiye’deki sosyal sorumluluk olgusunu genel anlamda nasıl değerlendiriyorsun?
Türkiye’deki büyük firmalar artık gönüllülük işine el atmaya başladılar ve bu güzel bişey tabii ki. Ama yaptıklarını çok fazla reklam etmiyorlardı. Aslında böyle durumları reklam etmek çok da iyi bir şey olmamakla birlikte bir yerde de güzel bir şey. Neden? Örneğin sinemaya gittiğimde orada çocuklarla yapılan şeyleri görmek hem beni bireysel olarak tetikler hem de ‘’Aaa, ne güzel işler yapıyorlar.’’ derim. Bu bilinç yavaş yavaş gelişiyor bizde. Fakat bir yandan da iş pazarlamaya dönüyor maalesef. Atıyorum, insanlar çevreyi koruyan bir marka görünce ona ilgi duymaya başlıyorlar. Bunu farkeden firma ‘’Madem öyle, biz bu yönümüzü geliştirelim ki insanlarda daha çok güven oluşturup daha çok satalım.’’ demeye başlıyor. Bunların dışında sosyal sorumluluk anlamında daha iyiye gidiyoruz diyebilirim ama bence yine de hala yeterli değiliz.
Bu arada siyasetle de ilgili gibisin. Siyasete atılmayı düşünüyor musun?
Şuanda böyle bir hedefim yok ama neden olmasın? Olabilir de. 2012 sezonu boyunca Siyaset Meydanı’nda olacağım. Belki ilerde siyasete girersem hem güven anlamında hem de nasıl bir adam olduğumu gösterebilmem adına bir şans bu. Ne de olsa Türkiye’nin izlediği bir program… Geçenlerde bir arkadaşım şunu sordu: ‘’Bundan ne çıkarın olacak? Çıkar için mi gireceksin siyasete?’’ Ben herhangi bir şekilde çıkar sağlayabilecek biri değilim ki. Amaç sadece Türkiye için bir şeyler yapabilmek. Bu noktada ‘’Farkın ne?’’ sorusuna tekrar dönmek istiyorum. İnsanlar böyle durumlara ‘’Ne çıkarın olacak?’’ diye bakıyorlar ama aslında ‘’Ne çıkarım olacak?’’ diye düşünmek değil toplum için bir şeyler yapmak gerek. Son yazımda şundan bahsetmiştim, Ahmet Şerif İzgören‘in Avucumdaki Kelebek adlı seminerinde anlattığı bir şeydir bu: Kızı kendisine soruyor, ‘’Baba gözlerim ne renk?’’ Ahmet Şerif İzgören ‘’Kahverengi.’’ diyor. Kızı ise ‘’Baba sakın beyazı da görmediğini söyleme.’’ cevabını veriyor. Küçücük çocuk söylüyor bunu! Anlatabiliyorum değil mi? Benim kendimde gördüğüm fark da bu işte. Diğer insanlardan biraz daha farklı bakmaya çalışıyorum herşeye.
Keşke herkes böyle bakmaya en azından çaba gösterse…
Keşke. Ben ümidimi yitirmek istemiyorum ama çok da o yönde gitmiyoruz açıkçası. Özellikle bizim neslimiz. Dejenerasyon nesli olarak…
”Su şişesinin kapağını yere attığında onu senin göreceğin şekilde yerden alıp çöpe atabilen bir insanım…”
Gelelim benim klasikleşen soruma… Ben, ceydakayaturk.com ‘un anasayfasında ‘’Hayatı paylaşacağız burada; hayatın içindeniz hepimiz ne de olsa.’’ diyorum. Emir Kosif hayata dair neler söyleyecek peki?
Bunu üniversiteden yeni mezun biri olarak cevaplamak istiyorum. Dünya üzerindeki en genç yüksek lisans öğrencileri biz Türkler’iz. Bu konuda çok yanlış bir algımız var. Kimi askere daha geç gidebilmek için, kimi ‘’Yüksek lisansım da olsun.’’ mantığıyla hiç bir yerde çalışmadan, staj yapmadan bunu seçiyor. Ama artık iş dünyasında farklılık yaratan yüksek lisans değil. Çünkü hayat ve kişisel gelişim için iş tecrübeleri çok önemli. Farklılıkları yaratanlar hep iş tecrübesi olan insanlar. Ben de inşallah bunlardan biri olacağım. İnsanların okurken iş öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Bunun dışında, ben mesela yazılarımda bile doğru bildiklerimi insanlara empoze etmeye çalışan değil ama onları o yöne çekmeye çalışan biriyim. Örnek veriyorum; su şişesinin kapağını yere attığında onu senin göreceğin şekilde yerden alıp çöpe atabilen bir insanım. O çöpü bir daha yere atmamanı sağlayabiliyorsam ne mutlu bana. Bunun için mücadele ediyorum ben. İnşallah herkes yavaş yavaş bu yöne doğru kayar. Hayata dair ne söylemek doğru olur bilmiyorum ama bilinçli bir topluma yönelik ilerlememiz için çalışmak lazım. Yalnız olmadığımı da biliyorum ve görüyorum. Bu yüzden de temenni ediyorum ki hepimiz o yöne doğru gidelim…
***
İki gün önce yaptığım bu röportajı yayımlamak için Emir Kosif’in dün gece Skyturk’te ekrana gelen Siyaset Meydanı’ndaki konuşmasını izlemeyi bekledim. İzledim de. Konu; Türkiye’nin gündemindeki malum mevzulardı. Söz sırası Emir’e geldiğinde mevcut konuyla ilgili yorumlarını yaptı ve sözlerini şöyle bitirdi: ‘’Vatanımızı hepimiz seviyoruz ama öncelikle birbirimizi sevmeyi ve birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz.’’
Emir Kosif bir gün hakikaten siyasete girmeye karar verir mi vermez mi bilinmez ama şu bir gerçek ki aktif bir siyasetçi olsa da olmasa da o her zaman için ülkesi için çalışanlardan olacak. Tıpkı şuanda da yaptığı gibi. Tıpkı ‘’Toplum için yaşıyorum.’’ sözlerindeki samimiyet gibi.
Kaynak: http://www.ceydakayaturk.com/roportajDetay.aspx?CategoryId=41


Son Yorumlar